8 Aralık 2009 Salı

Bazı Temel Kavramlar

Münazarada sıklıkla karşımıza çıkabilecek bazı kavramları sizinle paylaşmak istiyorum. Bu konular hakkında elinizden geldiği kadar bilgi sahibi olmaya çalışırsanız, başarınızı oldukça arttırabilirsiniz. Bu konular hakkında Boğaziçi turnuvasından sonra teorik eğitimler de olacak. Ama tamamının yetiştirilmesi tahmin edersiniz ki imkansız.

Aşağı da yabancı bir kaynaktan çevirdiğim bazı temel kavramlar var.
İyi okumalar efendim =)))

Felsefi / Politik Teoriler

Anarşizm
Kapitalizm vs. Sosyalizm
Devlet tarafından Sansür
Başkaldırı, itaatsizlik
Demokrasi
İdeolojiler ve Pragmatizm
Kanun koyma ve Bireysel Özgürlükler
Marksizm
Özel Mülkiyet - Özel Hayat
Muhafazakarlık ve Yenilikçilik
Sosyal Devlet

Devlet / Anayasa

İnsan Hakları Beyaannamesi
Siyasette ve Yönetimde Din
Koalisyon Hükümeti vs. Tek Parti İktidarı
Başkanlık - Cumhurbaşkanlığı
Siyasi Partilerin Demokrasi İçindeki Yeri ve Rolü
Bölgesel Yönetim, Eyalet Sistemi
Referandum
Oy hakkı
Ordu ve siyaset

Politika ve Ekonomi : Ulusal

Onaylanan Davranışlar
Medyanın Politikadaki Yeri
Sağlık Sisteminin Özelleştirilmesi
Eğitim Sisteminin Özelleştirilmesi
Nüfus Kağıdı - Kimlik
Vergi mantığı
Çalışma yasaları
Devletten beklenen hizmet

Politika ve Ekonomi : Uluslararası


Konvansiyonal Silahların Sınırlandırılması
Çin Korkusu
Birleşmiş Milletler
Demokrasinin Dayatılması
Diktatörlere Suikast
Uluslararası Ticaret
AB' nin Genişlemesi
İslam korkusu
Nüfus Kontrolü
Ambargo sebepleri
Terörizmin meşruluğu ve meşru olmaması
Savaş suçlularının cezalandırılması
ABD korkusu
Avrupa Birleşik Devletleri
Ulusüstü Askeri Güçler

Din ,Moral ve Haklar

Hayvan hakları
Şiddet içeren sporların yasaklanması
Boşanması kolaylaştırmak, zorlaştırmak
Ötenazi
Kürtaj istemek
Feminizm
Eşcinsel Evlilik
Eşcinsellerin evlat edinmesi
Pornografi
Vejeteryanlık
magazin - ünlülerin özel hayatı
Politik dürüstlük

Eğitim, Kültür ve Spor

Devletin sanata fon ayırmasının sona ermesi
Zorunlu eğitim
Sınavların kaldırılması
Toplum için Sanat
Sanat için Sanat
Özel Okullar
Okul Üniforması
Seks Eğitimi
Üniversite özerkliği - Yök

Yasa ve Suç


para cezası
Sokağa çıkma yasağı
Uyuşturucunun legalleşmesi
Bireysel Silahlanma
Mahkemede Jürilik sistemi
Hapishane ve rehabilitasyon
Alkolün yasaklanması
Fahişeliğin Legalleşmesi
Hadım edilme
Suça sıfır Tolerans
Yargının medyaya yansıması

Sağlık, Bilim ve Teknoloji


Alternatif tıp
Doğum Kontrolü
Genetik araştırmalar
İnsan Klonlama
Küresel Isınma için daha fazla önlem
İnternette Sansür
Sigaranın yasaklanması
Uzayın Keşfi

12 Kasım 2009 Perşembe

Obama, Sağlık Reformu

“Sağlık Reformu, sigortalılara güvenlik, istikrar ve denge getirirken sigortasızlara sigortaya sahip olma imkanı tanıyacaktır. Bunun sonucu olarak ailelerimiz, işyerleri ve hükümet üzerine düşen sağlık servis harcamaları azalacaktır. “

Barack Obama

Obama, yukarıdaki cümleyle Amerikan halkını reform hakkında bilgilendirmiştir.
Aylardır süren konuşmaların, bildirgelerin, ropörtaj ve mitinglerin sonunda hala birçok Amerika’lı Sağlık Reformunu tam olarak sindirebilmiş değildir. En güzel deyimiyle “kafaları karışmış” durumdadır. Adı geçen reform tam 1017 sayfadır. Sokaktaki insanın anlamasına neredeyse imkan olmayan, bürokrat İngilizcesiyle yazılmış bu belge aslında şifresinin çözülmesini bekleyen bir doküman özelliğindedir. İşte bu yüzden, reform küçük parçalara ayrılarak her fırsatta halka, halk dilinde anlatılmaya çalışılmaktadır.

Obama Sağlık Reformu nedir?

Demokrat Amerikan vatandaşların gözünde Obama’nın planı şunları vaad etmektedir:

Halkın her kesiminden insanın temel tıbbi müdahaleden yararlanacağı sözü verilmektedir. Halihazırda sağlık sigortasına sahip olmayan vatandaş, temel tıbbi tedaviye ulaşmak istediğinde yaşadığı bölgenin yerel imkanlarının elverdiği ölçüde tedavi edilebilmektedir. Bu da çoğunlukla tedavi icin beklemeyi gerektiren ve yetersiz uygulamalardır. Planlanan reformun gereksiz beklemeleri ve tedavide öne çıkan haksızlıkları gidereceği tasarlanmaktadır.

Bir sağlık sigortası planına girmeden önce sağlık sorunu olanlarla olmayanlar arasındaki ayrımcılığı sonlayacaktır. Zira sağlığı bozuk olan ve sigorta almak isteyen vatandaş ya sigorta bulamayarak ya da çok yüksek primle satınalmaya zorlanmak suretiyle madur kalmaktadır. Bu olumsuzluğun ortadan kaldırılacağı güvencesi verilmektedir.

Yaş ve cinsiyete bağlı olarak getirilen ödemelerde haksızlık bitecektir. Doğal olarak ilerlemiş yaşta sağlık sigortası almak, yaşa bağlı sağlık sorunlarının artması nedeniyle, masraflıdır. Aynı şekilde bazı hastalıkların kadınlarda veya erkeklerde seyrinin fazlalığı nedeniyle sigorta bulmaları ve satınalmaları zorlaşmaktadır. Bu durumun önleneceği güvencesi verilmektedir.

Sağlık sigorta şirketlerinin neredeyse keyfi olarak sonlandırdıkları planlardan dolayı magdur duruma düşmeler engellenecektir. Ortaya çıkan sağlık durumu ve masraflarını gözönünde bulunduran bazı şirketler canları istediğinde abonesini çıkarabilmektedir. Bu haksızlık sona erecektir.

Hastalık söz konusu olduğunda ve doktora başvurulduğunda cepten ödeme olmayacaktır. Halihazırda sigortalar hastalıkların tanı ve tedavisi sonunda belli bir miktarı öderken hasta da üzerine düşen miktarı ödemektedir. Oysa çıkması öngörülen reformla bu ödemelere son verilecektir.

Mamoğrafi, grip aşısı, diabet testleri gibi önleyici nitelikte taramalara ve işlemlere extra ödemeler söz konusu olmayacaktır. Halen bu tür servisler için vatandaş masrafları kendisi karşılamaktadır. Reformun bu durumu ortadan kaldıracağına teminat verilmektedir.

Yaşlılara özel sağlık sigortası olan Medicare devam edecektir. Medicare, devletin 65 yaş üzeri vatandaşlarına sunduğu bedava sağlık hizmetlerine verilen addır ve reform çıktıktan sonra da devamı öngörülmektedir.

Reçeteli ilaç alırken önce cepten ödeme haftalar sonra geri ödeme gibi mali olarak hırpalayıcı uygulamaya son verecektir.

Bu plana göre sağlık sigortası piyasasına yeni bir nefes gelecek; sigortasız şahıslar ve küçük işletmeler sigorta satınalırken, birçok seçenek ve maliyeti gözden geçirip seçme imkanına sahip olacaktir.

Vergilendirmede yapılacak değişiklik sayesinde şahısların sağlık sigortası alması kolaylaşacaktır.

Küçük işletmelerin çalışanlarına alacağı sağlık sigorta maliyetleri azalacaktır.

Halk sigortası seçeneği gelecektir ki bu sayede sigortasızlar da sağlık hizmetlerinden yararlanabilecektir. Amerika’da yaşayan herkes aynı sağlık sistemine tabi olacağından haksızlıklar önlenecektir.

Maddi açıdan zorluk çekenlere acil sağlık hizmetleri sunulacaktır. Halen özel doktora gidip muayene olmadan önce sorulan ilk soru hangi sigortaya sahip olunduğudur. Oysa uygulamaya sokulmak istenen sağlık planı sayesinde yoksul vatandaş da ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetlerine ulaşacaktır.

Bütçe açığına hiç bir yük getirmeyecektir.

Hastanelerin, doktorların ve diğer sağlık kuruluşlarının verdikleri servis karşılığında oluşacak maliyetlerin asgariye çekilebilmesi için onlarca yeni plan uygulamasına geçilecektir.

Sahtekarlığı önlemek üzere sınırlı-sorumlu mahiyette doctor ve tıbbi uzman komisyonları oluşturulacaktır.

Büyük müesseselerin ve varlıklı şahısların kendi sağlık sigortalarını almalarını öngören yapı sayesinde herkes reformun maliyetini paylaşacaktır.

Tıbbi yanlışlık sonucu madur duruma düşen sağlık personelini kayıran reformlar getirilecektir ki doktorların gözönünde bulunduracakları ilk ve tek şey hastaları olsun. Halihazırda doktorlar ve sağlık görevlileri yanlış bir tanı koymamak veya yanlış bir tedavi seçmemek için azami çaba gösterirken kimi zaman, asıl, hastanın iyileştirilmesi için hizmet verdiklerini unutup mesleki çıkarlarını ön plana çıkarabilmetedirler. Reformun bu tür çarpıklıkları önleyeceği sözü verilmektedir.

Bütün bunlara karşı Cumhuriyetçiler ne düşünmekte ve neden reforma karşı çıkmaktadırlar?

Cumhuriyetçilerin gözünde hala deşifre olmayı bekleyen bu planda en çok göze çarpan ve belki de başkana “Sen bir yalancısın” diye bağırmaya yönelten maddelerden bazıları ve en önemlileri şu şekilde sıralanabilir:

Bu plan yürürlüğe girdiği anda sağlık sigortasına sahip vatandaşlar ya benzeri plana geçmeye ya da mümkün değilse devletin göstereceği seçeneği seçmeye zorlanacaklardır. Bu durumda maddi durumu iyi olan ve yüksek primi ödeyip istedikleri doktor ve tedaviyi seçebilen varlıklılar, diğerleriyle bir tutulacaktır.


Devlete ait bir komite kimin ne tür muayene ve bakım göreceğine karar verecektir. Bu karara karşı çıkmak söz konusu değildir. Herkesin eşit olacağı bir ortamda parası olanın daha iyi servise sahip olma şansı ortadan kalkacaktır.

Amerikan vatandaşı olmayan herkes, legal veya illegal, bedava sağlık servislerinden yararlanacaktır. Amerikan vatandasının ödediği vergiyle ABD’de yaşayan kimileri haspelkader ikamet bulmuş şahıslar dahi vaadedilen sigortadan yararlanacaktır ki bu adaletsizlik olarak görülmektedir.

Her vatandaşın ulusal sağlık kartı olacaktır.

Federal hükümetin vatandaşa ait banka hesaplarına ulaşma hakkı olacaktır. Kapitalist sisteme taban tabana zıt böyle bir düşüncenin uygulamasını Cumhuriyetçiler düşünmek bile istememektedirler.

Vergi veren herkes emeklilerin sağlık harcamalarına katkıda bulunacaktıır.

Bütün özel sigortalar devlet kontrolundaki Exchange programına katılmak zorunda kalacaktır.

Bütün sağlık servislerinde yabancı dil kullanma ve tercüme işlemleri güncel uygulama haline gelecektir.

Hiç bir sağlık sigorta şirketi fiyatlandırmalardaki değişiklik konusunda hükümeti dava edemeyecektir.

Doktor maaşlarını hükümet belirleyecektir. Diğer maddelerde olduğu gibi kapitalizmle çelişen bu düşünceye doktorlar tamamiyle serin bakmaktadırlar.

Aslen Obama’nın reform planında örnek olarak alınan uygulama Medicare’dir. Medicare ise batmakta olan, iflasın eşiğine gelmiş bir kurumdur. İşte Cumhuriyetçilerin kafasını karıştıran nokta da budur; bitmeye yüz tutmuş bir kurum örneğinden yola çıkılması!
Cumhuriyetçi anlayışta olan doktorlar ve sağlık görevlilerinin genel görüşü hastaların halihazırda sağlık hizmetlerine doğrudan ulaşabildikleri yönündedir. Tedavilerinin gelişmiş yöntemlerle verildiğini ve bu yüzden de yaşam süresinin uzadığını savunmaktadırlar. Ancak bu ileri sağlık uygulamalarının ve tedavilerin tam olarak kimlere ulaşabildiği konusunda pek fazla yorum yapmamaktadırlar. Doğal olarak sağlık sigoratasına sahip olmayan vatandaşın “en iyi ve pahalı” tedaviden yararlandığını savunmak at gözlüğüyle sadece ileriye bakmak gibidir. Cumhuriyeteci görüşü benimseyen sağlık görevlileri reformdan yana olduklarını ancak bu reformun sistemin orasını burasını yamarken milli servette delikler açmasından korkturklarını belirtmektedirler.

Cumhuriyetçiler aslında bu metnin en başında sözü edilen “iyi ve temel tıbbi tedavi” olgusunun tam olarak ne anlama geldiğinin açıkça belirtilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bin küsür sayfalık reform belgesinde çok fazla bilgi bulunduğunu ancak açıklıktan uzak olduğunu dile getirmektedirler.

Buna güzel bir örnek olarak: Karaciğer yetmezliği olan bir hastayı ele alalım. Hasta karaciğer naklinin sağlık sigortası tarafından karşılanacağını beklerken aslında bu hastaya diyaliz cihazı da öngörülebilir. Bu durumda karar kime ve neye göre verilecektir? Eğer dializ cihazı söz konusu olursa uzun vadede sisteme yük olabileceği, buna karşılık karaciğer nakli pahalı olsa da aslında sisteme dializden daha az yük getireceği tartışmaları sürmektedir. Böyle durumlarda sağlık harcamalarının hangisinin karlı olacağına ait açıklık sözkonusu değildir.

Ayrıca Cumhuriyetçiler, pratisyen hekimliği cesaretlendiren reform öngörülerinin uzman hekimliği zaman içerisinde yıpratacağına inanmaktadır ki uzman hekimlik ABD sağlık sisteminin gözbebeğidir.

Bu görüşteki ABD doktorları sağlık sisteminden elde edilen gelirin ABD ekonomisinin can damarı olduğunu ve bu damarın tıkanması durumunda ekonominin daha da kötüye gideceği görüşünde birleşmektedirler.

Obama’nın 9 Eylül’de kongreye yaptığı konuşmadan sonra reforma destek %72’den %80’e çıktı. Değişikliğe neden olan oylar tamammen partizandı ve Demokrat senatörlerden geliyordu.

Bu plana karşı çıkan Cumhuriyetçiler mitingler yaparken, Liberaller de karşı miting yaparak onaylanması için uğraşıyorlar. Amerika Birleşik Devletlerinde sağlık sigortasına sahip olmayanların sayısı yaklaşık 46 milyondur. Demokrat ABD vatandaşları bu durumun domino taşları etkisi yaratarak aileleri, işyerlerini ve federal hükümeti iflasın eşiğine getirdiğini savunmaktadırlar. Oysa Cumhuriyetçilerin yaptıkları araştırmaya göre bu sayı, illegal göçmenleri ve sağlık sigortası satınalmak istemeyenleri çıkarınca, sadece 10 milyon civarındadır. Hükümetin zorlamasıyla sağlık sigortası edinilmesinin anlamsızlığını savunan Cumhuriyetçiler, tedaviye ihtiyacı olanın tedavi edildiğini masraflarınsa şimdiye kadar karşılandığı gibi karşılanacağını ve reforma gerek olmadığını savunmaktadırlar.


Dipnot: Yazılanlar, yazar tarafından medyadan dinlenmiş, okunmuş ve sentezlenmiş çıkarımlarıdir. Tamamen kişiseldir ve yazara aittir.
1.

Kaynakca:
http://frwebgate.access.gpo.gov/cgi-bin/getdoc.cgi?dbname=111_cong_bills&docid=f:h3200ih.pdf
http://www.medhealthinsurance.com/blog/2009-healthcare-reform/
http://www.nytimes.com/2009/09/10/us/politics/10obama.text.html
http://www.huffingtonpost.com/2009/09/09/obama-health-care-speech_n_281265.html
http://tpmcafe.talkingpointsmemo.com/2009/08/25/three_myths_about_healthcare_reform/
http://blog.beliefnet.com/news/2009/09/for-values-voters-health-care.php

EK: 1 EKİM YÜRÜYÜŞÜ

Demokratlar Obama sağlık reformunu “Amerikan çoğunluğu sağlık reformunu istemektedir” şeklinde çerçevelendirmektedirler. Aynı zamanda doktorların ve sağlık çalışanlarının da bu reformu desteklediklerini iddia etmektedirler. Oysa medyada yayımlanan haberlere göre birçok doktorun hükümet tekeli altında bir sağlık sistemine karşı olduğu görülmektedir.

Demokratların bu reformu desteklemek için aleni yalan söylediklerini, yeni sistemin doktorla hasta arasına girmekten başka bir işe yaramayacağını savunan “Million Med March” adlı taban örgütlenmesine bağlı doktor ve sağlık görevlisi 1 Ekim’de Washington, DC John Marshall Park’ta bir yürüyüş düzenleyecektir. Konuşmacıların da katılacağı bu mitingde adı duyulmuş doktorlar ve politikacıların konuşması bekleniyor. Yürüyüşü düzenleyen doktorların belirttiklerine göre amaç doktorların onurlarını, kıymet ve payelerini pekiştirmektir. Bu yürüyüşle doktorlar sağlık sisteminin politikaya alet edilmesinden duydukları endişeyi dile getireceklerdir. Yürüyüşün sonunda doktorlar meclise giderek senatörleriyle görüşüp isteklerini yüz yüze dile getirecekler.

Doktorlar verdikleri servis karşılığında şahısların sigortalarından belli bir oranda para almaktadırlar. Üzerinde çalışılan sağlık reformu Medicare tarzı bir sistemi öngörmektedir. Bu sistemde doktorlar beklenen geri ödemenin aşağısında çok cüzi miktarlar alabilmektedirler; örneğin 1 dolara karşılık sadece birkaç sent (kuruş). Bunun da ötesinde alacakları kuruşları yıllarca beklemek durumunda kalmaktadırlar. Doktorlar hastaların hak ettiği sağlık servislerini verebilmek ve karşılığını olması gereken değerde alabilmenin peşinde olduklarının dile getirmektedirler. Oysa Medicare tarzı bir uygulamayla geri ödemeleri hem az hem de tahammül sınırlarını zorlayan bekleyişlerin sonunda geri alabilmektedirler.

Adaletli geri ödemenin çok önemli olduğunu savunan sağlık görevlileri, asıl amacın para değil toksikleşen tıp ortamına çekidüzen verilmesi olduğunu söylemektedirler. Az para geri dönümünün hastaları alelacele görmeye zorlayacağını bunun da kaliteden feragat etmek olduğu düşüncesinde birleşen doktorlar, hasta sayısının da gün geçtikçe arttığını ve sistemde denge unsurunun göz önünde bulundurması gerektiğini savunmaktadırlar. Talep edilen geri ödemelerin adil olmasını, hastalarla gerektiği kadar zaman harcanması ve artarak büyüyen hasta sayısının da göz önüne alınarak doktorların haklarının adalet çerçevesinde gözetilmesini istemektedirler.

Hastaların Meksika ve Kanada’da olduğu gibi uygun fiyatlarla markalı ilaçlara ulaşabilmelerinin yanı sıra yanlış tedavilerde korunma yasası talep etmektedirler.

Yürüyüş destekçisi doktorlar, Obama Reform destekçisi Amerikan Tabipler Birliğinin (AMA) Amerikan doktorlarını temsil etmediğini dile getirmektedirler. Bu organizasyonun kendisi için kazanç elde etme çabasında olduğunu, reformu desteklemekle hastaların ve tıbbın kaybetmesine apaçık göz yumduğunu iddia etmektedirler.

Vergi ödeyen halkın bu reformu desteklemeye gücünün yetmeyeceğini halka telkin ederek yürüyüşçülerin sayısını mümkün mertebe arttırmayı hedeflemektedirler.


http://www.millionmedmarch.com/
http://allnurses.com/nursing-news/physicians-talking-about-425892.html

Fatoş Şimşek - Halk Sağlığı
Raleigh, North Carolina – ABD

10 Kasım 2009 Salı

Terörizmi Tanımlamak

21. yüzyıl, bir “Terörizm Çağı” olarak damgalanmış durumda. 11 Eylül saldırıları, ABD’nin, hatta küresel jeopolitik düzenin tarihinde çarpıcı bir dönüm noktası oldu. ABD birincil önceliğinin “terörizmle savaş” olduğunu ilan etti; iç ve dış politikası da bu doğrultuda değişti. Bush, 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra halka seslenirken, “terör”, “terörizm”, “terörist” kelimelerini, bunlarla ne kastettiğini açıklamaksızın, tam 32 kez kullandı. Bu muğlak ve şekilsiz “terörizm” adına savaşlar yürütülüyor; jeopolitik dinamikler değişiyor; uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan ABD, bütün saldırganlığıyla, mutat emperyalist rolünü oynuyor; devlet “güvenlik” adına özgürlükleri feda ediyor. Günümüzde en sık telaffuz edilen kelimelerden biri olan “terörizm”, aynı zamanda en sık kötüye kullanılan kelime: Yolcularla dolu uçakları binalara çarptırmaktan, sınaî hayvan çiftliklerindeki domuzları ya da tavukları kurtarmaya kadar pek çok eylem, bu kelimeyle tanımlanıyor.

Bu nedenle, terörizm söyleminin siyasi semantiğini eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmek, çağımızın en acil işlerinden biri.

ANLAM KAOSU

Bu kelimeyi herkes kullanıyor, peki ne anlama geldiğini bilen var mı? Terörizm nedir tam olarak? Nedenleri nedir? Failleri kimlerdir? İnsanı terörist yapan, niyeti mi, ideolojisi mi, taktiği mi yoksa hedef aldığı şey midir?

Şiddet, hangi koşullar altında, terörizm diye tanımlanmasına engel olacak bir meşruiyet taşır? Terörizmi saldırıdan, cinayetten ya da şiddete dayanan ve “suç” teşkil eden diğer eylemlerden ayıran nedir? Ahlaken kınanması gereken teröristleri, eylemleri meşru olduğu düşünülen gerillalardan, direnişçilerden, karşı-teröristlerden ya da özgürlük savaşçılarından nasıl ayırabiliriz? Terörizmin “masum” kurbanı olmak ne demektir? “Masum” kim, “suçlu” kim? Askerî hedeflere yönelik bir terörizm olabilir mi, yoksa terörizm yalnızca “sivilleri” ve “savaş halinde olmayanları” mı hedef alır?

Terörizm, bombalı saldırı gibi beklenmedik, tek hamlelik ve doğrudan bir eylem midir, yoksa etkileri yavaş yavaş ve dolaylı olarak açığa çıkan, yine de yıkıcı sonuçlar doğuran iktisadi ya da siyasi politikaları da kapsar mı? (Örneğin bir hükümetin, milyonlarca yurttaşını yoksulluğa, açlığa, evsizliğe sürükleyen kararları, ya da Dünya Bankası’nın, azgelişmiş ülkelerde adalet mücadelelerini bastırıp kemer sıkma politikalarını dayatmaya yönelik eylemleri terörizm sayılabilir mi?)

hayvanların dünyasını hedef alan bir “insan terörizminden” söz edilebilir mi?

DİLİN KÖTÜYE KULLANILMASI


11 Eylül’den beri ABD’de terörizm kelimesi gerek devlet gerekse de sanayi çevrelerince öyle keyfî bir biçimde kullanılıyor ki, kâr hırsıyla belirlenen gündemlerine karşı çıkan herkes “terörist” (ya da hayvanları veya doğal kaynakları sömürenlerin çıkarları söz konusuysa “eko-terörist”). Bush yönetimi altında, protestocular, göstericiler, hükümeti eleştirenler anayasal haklarından mahrum bırakılıyor, gözaltına alınıyor, taciz ediliyor, dövülüyor, hapse atılıyor, hain ve terörist damgasını yiyorlar.


Terimin siyasî açıdan taşıdığı görelilik, şu basit deyişte özetleniyor: “Kimine göre terörist, kimine göre özgürlük savaşçısı.” İsrail ile ABD’nin gözünde terörist olan Filistinli örgütler, Filistinlilerin gözünde ülkelerinin işgaline direnen özgürlük savaşçılarıdır. Keşmir’in bağımsızlığı için çalışan gruplar Hint devletinin gözünde teröristtir, ama Pakistanlıların çoğunluğunun gözünde bağımsızlık savaşçılarıdır. Reagan yönetiminin özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkardığı kontra-gerillalara, onların şiddetine maruz kalan Nikaragua halkı -daha isabetli bir şekilde- terörist gözüyle bakıyordu. ABD 1980’lerde Bin Ladin’i özgürlük savaşçısı diye göklere çıkarırken, aynı dönemde pek çok hükümet yetkilisi Nelson Mandela’dan terörist diye söz ediyordu. ABD’nin şirket-devlet kompleksi, ALF (Hayvan Kurtuluş Cephesi) üyelerini terörist diye damgalarken, pek çok hayvan hakları aktivisti onları özgürlük savaşçısı olarak savunuyor.


Şurası açık ki terörizm sadece bir kelime değil, bir silah. Terörist kelimesinin kullanımındaki saiklere işaret eden Tomis Kapitan şöyle diyor: “Terörist kelimesi, atfedildiği kişileri ya da grupları gayri insanîleştirir, iletişim kurulması imkânsız insanlar olarak gösterir. Onları bu eyleme sürüklemiş olabilecek politikaların göz ardı edilmesine neden olur. Bu kişi ya da gruplara karşı şiddet kullanılmasının önünü açar ve insanların korkularını istismar ettiği için, devlete tam bir hareket serbestisiyle davranma ve yöntemlerine yönelik itirazları geçiştirme olanağı sağlar.”


TERÖRİZM TANIMINDAN DIŞLANANLAR

1. Devlet Terörizmi


Terörizm konusundaki yaygın tanımlar, iki temel şiddet biçimini dışarıda bırakır: devlet terörizmi ve tür terörizmi.

Resmî tanımlara göre terörizm bir devleti hedef alabilir, ama bir devlet tarafından yürütülemez. ABD’nin terör tanımları toplumsal adalet hareketlerini kapsar, ama ABD’nin kuklası olan devlet yetkililerin saçtığı dehşetten söz etmez: Nikaragua’da Somoza’nın, Şili’de Pinochet’nin, bütün o diktatörlerin ya da sağcı ölüm tugaylarının… ABD’nin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kimyasal savaşta verilen kayıplar, Saddam Hüseyin’in (ABD’den aldığı kimyasallara ve silahlara dayanan) terör sicilini kat kat aşar. ABD, sadece Vietnam’da yürüttüğü emperyalist savaşta 4 milyon insanın canını almıştır.



ABD’nin resmî terörizm tanımı her zaman Maniheizm’in İyi-Kötü ikiliğine dayanır. Bu strateji, çifte standart uygulamayı sağlar: İyilik güçleri kendi uyguladıkları şiddeti ve hukuk ihlallerini göz ardı edip hafife alırken, Kötü’lerin benzer ya da çok daha düşük seviyedeki ihlallerini gözü dönmüş bir şekilde lanetleyebilirler. Fakat Noam Chomsky’nin de gözlemlediği gibi, ABD, terörizme dair her türlü makul tanımın en önde gelen örneğidir. ABD anayasasında ve ordu kitapçıklarında terörizm şöyle tanımlanır: “Sivilleri hedef alarak ve siyasî, dinî ya da başka amaçlara hizmet etmek üzere, insanları sindirmek, korkutmak, sıklıkla da öldürmek için şiddeti hesaplı bir şekilde kullanmak.” Ne var ki, bu resmî tanımda şöyle bir sorun var: “ABD’nin resmî politikasının tanımıyla hemen hemen örtüşüyor”, her ne kadar bu resmî politika “düşük yoğunluklu çatışma” olarak adlandırılsa da. Chomsky’ye göre resmî terörizm tanımı çerçevesinde ABD “önde gelen bir terörist devlet, çünkü söz konusu uygulamalara sürekli başvuruyor.” Aynı şekilde, FBI’ın şiddet tanımına bağlı kalacak olursak, görürüz ki ABD, “bir devleti, sivil bir halkı ya da halkın bir kesimini sindirmek ya da baskı uygulamak amacıyla” pek çok ülkede sistemli ve hesaplı bir politika olarak planlı “güce ya da şiddete”, “yasadışı” bir şekilde başvurmuştur. Philip Cryan’a göre ABD “terörizm eylemlerinden ve teröristlere yataklık etmekten doğrudan sorumludur, ABD’nin yol açtığı insanî kayıplar ve yarattığı korku duygusu tahayyül sınırlarını aşmaktadır.”



ABD’nin, seçimle başa gelen Salvador Allende’yi devirme operasyonunda binlerce sivil hayatını yitirdi, binlercesi işkence gördü. Darbenin mimarlarından, terörist Henry Kissinger’a 1973’te Nobel Barış Ödülü verildi; medya onu hâlâ sözüne güvenilir bir siyaset uzmanı ve barış elçisi olarak göstermeye devam ediyor. ABD’nin Nikaragua’da kotragerillara verdiği destek, 1980’lerin başında katliamlara yol açtı; El Salvador’un faşist hükümetine verdiği destekse 70 bin sivilin ölümüyle sonuçlandı. ABD dünya çapında teröristlere yardım ve yataklık ediyor ve haydut devletleri destekliyor.



2. Tür Terörizmi



Bütün terörizm tanımları, en “ilerici” insan hakları savunucularının yaptığı tanımlar bile, yeryüzündeki en kapsamlı şiddet biçimlerinden birini dışarıda bırakır: İnsan türünün insan olmayan türler üzerinde uyguladığı şiddeti. Türcülük, insan zihnine öyle derinden nüfuz etmiştir ki, insanların hayvanlara uyguladığı vahşet görülmez. İnsandışı hayvanları şiddetin kurbanları, insan hayvanları da gezegenin teröristleri olarak düşünmeyi önerenlere istihzayla yaklaşılır.



Terörizm, ideolojik, siyasî ya da ekonomik saiklerle masum kişilere kasıtlı biçimde şiddet uygulamak demekse, insanların, bir hayatın öznesi olan insandışı hayvanlara karşı yürüttüğü savaş da terörizmdir. Kürk çiftlikleri, sınaî çiftikler, hayvan deneyleri vs. terörist endüstrilerdir; bu endüstrileri destekleyen devletler de terörist devletlerdir. Gerçek kitle imha silahları, hayvanların bedenleri üzerinde deney yapmak, onları öldürmek, yaralamak ya da tüketmek için kullanılan gazlar, tüfekler, bayıltıcı silahlar, çatallar ve bıçaklardır.



İnsanlar tarafından öldürülen hayvanların sayısı dehşet vericidir. Her yıl, yalnızca ABD’de 10 milyardan fazla çiftlik hayvanı gıda için, 17–70 milyon hayvan deneyler ve ürün testleri için, 100 milyondan fazla hayvan avcılıkta, 7–8 milyon hayvan kürkü için öldürülmektedir. Bu sayılara, çiftlik hayvanlarını korumak adına, “eğlence” endüstrisi adına ya da başka adlar altında öldürülen hayvanlar dahil değildir. Hayvanlar için her saniye bir 11 Eylül saldırısıdır.



FBI’ın tanımına göre mala verilen zarar terörizm, ama insandışı canlılara yönelik şiddet terörizm değil. Yani ALF, FBI’ın gözünde terörist bir grup, ama her yıl milyarlarca hayvanı katleden endüstriler terörist değil. Şirket-devlet ittifakı, ALF ve ELF gibi grupların mala yönelik sabotajlarını “eko-terörizm” olarak tanımlıyor, böylece sabotajla terörizmi aynı kefeye koyarak bu tür gruplara verilecek cezaların artırılmasını sağlıyor.



TERÖRİZM NEDİR?



Biz, terörizm tanımımıza, insanlarda “korku” duygusu yaratma gibi psikolojik boyut içeren eylemleri dahil etmiyoruz, zira bu “korku yaratma” boyutu aktivist grupların baskı görmesine neden olan geniş yorumlara götürüyor. Biz bütün canlı türlerine yönelik fiziksel şiddet üzerine odaklanıyoruz. Kelimenin kökü “terör” olduğuna göre, teröristlerin de şüphesiz korku uyandırmak gibi bir niyetleri vardır, ama asıl niyetleri hedeflerine fiziksel zarar vermek ya da onları öldürmektir. Ayrıca, çeşitli endüstrileri hedef alarak mala verilen zararları terörist eylem olarak kabul etmiyoruz, çünkü: (1) bu eylemler ilke olarak savunulabilir, (2) bu tür yasadışı eylemlerin halihazırda sabotaj, vandalizm, kundaklama gibi adları vardır ve bunlara denk düşen cezalar mevcuttur, bunların terörizm sınıfına sokulması için hiçbir neden yoktur, (3) asıl terörizm, şirketlerin ve devletlerin insanlara, hayvanlara ve yeryüzüne karşı işlediği suçlardır.



Biz terörizmi şöyle tanımlıyoruz: “Terörizm, bir bireyin, örgütün, şirketin ya da devletin, insan olsun insandışı hayvan olsun masum kişiler üzerinde kasıtlı olarak fiziksel şiddet uygulayarak dinî, ideolojik, siyasî ya da iktisadî amaçlarına ulaşmaya çalışmasıdır.”



Terörizm kelimesinin tanımı üzerinde mücadele etmeliyiz, çünkü şiddetin olanca çıplaklığıyla yaşandığı bu dünyada, eylemlerini tanımlamamız, lanetlememiz ve mahkûm etmemiz gereken gerçek teröristler var. Terörizme ilişkin muğlak tanımlar, muhalif hareketleri ağır biçimde cezalandırmaları için devletlere büyük bir serbestlik sağlıyor. Aktivistler ve muhalifler, “teröristlikle” yaftalanmanın terörizminin hedefi olmak yerine, sağlam tanımlar sunmalı ve asıl teröristlerin kimler olduğunu göstermeliler. Bugüne kadar yapılan terörizm tanımları içinde, bir insanın, endüstrinin, devletin ya da insan türünün hayvanlara uyguladığı şiddete yer verilmemiştir. Terörizmi tanımlamak, çağımızın en önemli felsefî ve siyasî işlerinden biridir.

http://www.cala-online.org/Journal/Issue2/Defining_Terrorism.htm

Center on Animal Liberation Affairs, University of Texas; Animal Liberation Philosophy and Policy Journal’dan kısaltılarak çevrilmiştir

Çeviren ELÇİN GEN

Terörle Mücadelede Demokrat Duruş

Çocukluğunda televizyonu her açtığında doğudan gelen ölüm haberlerini izleyen bir nesil olan bizler için lanetlenesi bir nostalji oluştu bu günlerde.

Hala demokrasi hedeflerini gerçekleştirememiş olan ülkemizde terör ve kürt sorunu ile ilgili hiçbir somut adım atılamamıştır. Bu hem devletimiz hem de halkımız için geçerlidir. Onlarca yıldır yaşadığımız sorunlar sanki yepyeniymiş gibi ne yazık ki hala aynı çözüm yollarına başvuruyoruz.



Tarih 17 Ekim 2007...



Parlamento büyük bir iştahla sınır-ötesi operasyonu (tezkere) onayladı ve geri sayım başladı. Türk silahlı kuvvetleri, Kuzey Irak’a girecek ve terör kamplarını imha edecek. Plan size de fazla basit gelmedi mi ? Yıllardır güneydoğu da sürdürülen harekatlardan, harcanan milyarlarca dolardan hangi kazancı sağlayabildik ki ? Bu toprağın çocuklarının, üzerlerinde kurgulanan çeşitli düzmecelerle terörist olup, kardeşlerini öldürmelerini engelleyebildik mi ?

Yıllardır uygulanan militarist devlet politikaları, kardeş katlini önleyemediği gibi topraklarımız içerisinde de görünmeyen sınırlar çizdi.

Topraklarımızda sağduyunun esamesi okunmamaya başladı.

Türkiye tüm bunların tartışmasını verirken beklenmedik bir haberle karşılaştık :



Tarih 21 Ekim 2007

Haber, hepimizin daha önce onlarca kez saldırı ve ölüm haberi duyduğumuz bir yerdendi, Yüksekova ! 12 askerimiz bir saldırıda öldürüldü. P.K.K’ lı olup bu topraklarda doğan ve burada doyan 32 insanımız da cabası.

Kuzey Irak’ta kökü kurutulacak olan terör tam içimizdeydi. Yine canımızı bu topraklarda yakmıştı.



Aslında asıl karmaşa da bu noktada başladı.

Tüm Türkiye terörü yüksek sesle lanetledi. Ancak sokaklarda bambaşka bir durum hakimdi. Sevgililerine bir demet çiçek götürürken kıpkırmızı kesilenler, meydanlarda intikam naralarını hiçbir utanç göstermeden atabiliyordu. Cafe ve barlarda oturan insanlara saldırırken yüzlerinde sadece kin vardı. Parti binaları ateşe veriliyor, sol parti ve örgüt binalarına gururla molotof kokteyleri atılıyordu. Provakatörler bir kez daha en iğrenç yüzleriyle karşımızdaydı. Duygusal ve fevri halkımız da bir anda bu komplonun bir parçası haline geliverdi. Onlar da milletvekillerimiz gibi ani ve duygusal bir tepki vermişlerdi. Geçmişi bir anda unutmuş ve tek çözümün tetiğin çekilmesinde olduğunu haykırmışlardı.

Ve terör ortaya çıkışındaki amacına ulaşmış, halkı sağduyudan uzaklaştırmış, tüm ülkede kaos yaşanmasını sağlarken, akli yeteneklerimizi bir anda harap etmişti.

Böyle zamanlarda deja-vu yaşamaktan sıkıldıysak, bıktıysak topraklarımızda kan akmasından ve usandıysak “gel tezkere” türküsünü söylemekten, tek bir seçeneğimiz var :

Acil Demokrasi ! ( Bulutsuzluk Özlemi' ne selam. )

Dimdik ayakta duracak bir demokrasi hamlesi, başkalaşan ve kendini her geçen gün geliştiren teröre karşı en geçerli yanıt olacaktır. Siyasi partiler, medya organları, sivil toplum ve her kesimden halkımızla istikrarlı bir ilerleme sağlamalı, tetiğin ucundaki parmaklarımızı çekmeliyiz. Unutmayalım ki elimizdeki silah geri de tepebilir !

Demokrasi kültürünün içinde barındırdığı kardeşlik duygusunu muhafaza çağrısı yapmak, terörün temelinde yatan, kaos yaratma ve toplumu akli yollara başvurmaktan alıkoyma gibi amaçlarına ket vurmaya yeterli olacaktır. Bu huzur ortamı terörün kökünü kemireceği gibi Kürt yurttaşlarımızın da sorunlarına panzehir olma özelliği taşıyacaktır. Tam bu noktada DTP’ nin parlamento da olması Türkiye için emsalsiz bir şansdır. Teröre sıfır taviz veren bir DTP ile Kürt vatandaşlarımızın haklarının savunulması, onlara verilen değeri en somut biçimde ortaya koyacak, sorunların çözümünde demokratik sistemin avantajlarını altın tepside önümüze sunacaktır.

Şimdi şöyle sakince oturup, provakatörlerin oyununa alet olmadan, geçmişte kazandığımız tecrübelerle, tüm bu olayları ve potansiyel sonuçlarını tefekkür etmeliyiz. Yozlaşmış ve geçersizliği evrensel olarak yüzlerce kez kanıtlanmış çözüm yollarından arınıp, tek seçenek olan demokrat duruşu sergilemek zorundayız.



Radikal Genç - 2007 ( Tahsin Bilge AVCI )

9 Aralık 2008 Salı

Kızlık zarını dikmek tıp etiğine uygun mu?

Bekáret, Batı’dan Doğu’ya doğru gidildikçe tabu niteliği kazanan bir kavram. Uğruna cinayetler işleniyor, intiharlar yaşanıyor. Peki ama bekáret her zaman önemli miydi? Kızlık zarının dikilmesi, genel ahlak bir yana, tıp etiğine uygun mu? İsmi, "Bekáret Hakkında Bildiğinizi Sandığınız Her Şey Yanlış" olacakken, "Bekáretin ’El Değmemiş’ Tarihi"ne dönüşen kitapta, bu soruların cevabı var.

FIKRANIN kendisi kadar, kitabımızın çevirmeni tarafından algılanışı da son derece çarpıcı: "Adamın biri evlendikten iki gün sonra karısını öldürür ve hakim huzuruna çıkarılır. Hakim sorar, ’Neden öldürdün oğlum karını?’ Adam, ’Bakire değildi Hakim Bey,’ der. Hakim, ’O zaman neden birinci gün öldürmedin?’ diye sorduğunda, adam, ’Birinci gün bakireydi Hakim Bey,’ diye cevap verir."

Kitabı çeviren ve bekáretin Türkiye tarafıyla ilgili ilginç ve uzun bir önsöz yazan Emek Ergün, bu fıkrayı aktardıktan sonra, hakimin sorusu üzerinde duruyor ve şu yorumu yapıyor: " Neden gerekeni yapıp anında öldürmedin de bir gün daha yaşamasına izin verdin kadının, demeye getiriyor hakimin sorusu."

Belki de meselenin kendisi bu algı farkında yatıyor. Belki de bu algı farkı yüzünden erkek bakış açısı bekáretin peşinde her anlamıyla kanlı bir tarih yazarken, kadın daha sakin bir kıyıda geziniyor öldürülmeyi bile göze alarak. Çünkü, bir tarafta, bekáretin ne olduğunu bile bilmeyen bir cehalet, diğer tarafta ise bu ceháletin bile farkında olmayan bir atalet söz konusu sanki. Ergün’ün şu tespiti ise çok sert olmakla birlikte, gerçeğin bir tarafına dokunuyor elbette:

"...Bekáret sözcüğünü ’bekár/et’ olarak da okuyabiliriz: Ataerkil düzende bakire kadın bedeni, henüz evlilikle sahiplenilmemiş bir et parçasıdır. Ama bu okuma, kadın bedeninin evliliğe kadar sahipsiz ve serbest kaldığı anlamına da gelmez çünkü bu beden, evlilik kurumu yoluyla babadan kocaya geçer."

Kuyuya düşen kim?

Bekáretin bu kadar önem taşıması, namus kavramının sadece kızlık zarına indirgenmesi, hiç kuşkusuz son derece yapay ve tartışmalı çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyor. Mesela? Mesela, kızlık zarının dikilmesi. Amaç basit elbette, beraber olunacak veya evlenilecek kişiye bákire görüntüsü vermek. Ancak, son derece tartışmalı bir konu bu. Üstelik sadece genel ahlák açısından değil, tıp etiği açısından da tartışmalı. Dediği gibi, Emek Ergün’ün:

"Doktorlar kadınların bekáret konusunda kocalarını aldatmasına alet olmalı mı, sorusu etrafında dönen tartışmalarda, bir tarafta, ’zar diktirme aldatmacadır ve tıp etiğine aykırıdır,’ diyen doktorlar, diğer taraftaysa ’uygulama kadınların hayatını kurtarmaktadır ve tıp etiğine aykırı değildir,’ diyen doktorlar vardır."

Bir gün bizde de bu konular tartışma gündemine gelir belki.

Bekáret, bir cinsel terördür

Eşcinsel kadınlar kadından sayılmaz çünkü cinsel ilişki kurdukları kadınlarda, erkeğinki gibi, onları bir dokunuşla kadına dönüştürecek sihirli bir değnek yoktur.

Aslında tanımı sürekli ama çok yavaş değişen ve çocukluğumuzdan itibaren sahip olduğumuz en önemli şey olarak içimize işletilen bekáreti, doğanın kanunu muşçasına özümsüyor ve bekáretin yaşamımızda yarattığı cinsel terörü sorgulamadan kabul ediyoruz.

Zar diktirme uygulaması, kadınları ezen bekáret normunu devam ettirdiği ve hatta güçlendirdiği için zararlı olsa da, bu normun egemen olduğu toplumlarda kadınların öldürülmesini engellediği için yapılması gerekir.

Aslında zar diktirmenin kárlı bir aldatmaca olduğu doğrudur ama burada asıl tartışılması gereken, kocanın değil, kadının aldatılmasıdır (...) Bu durumda zar diktirme, aldatılan kadının hayatta kalmasını ve erkeklerin kendi açtıkları kuyuya düşmesini sağlayan bir uygulamadır.

Sefa Kaplan/Hürriyet

3 Aralık 2008 Çarşamba

Hapishanede "Sevişme Görüşü" Mümkün Olmalı

Bir mahkum eşi "Cinsel birlikteliği kapsayan görüş hakkı verilmeli" diyor ve kuralları delmeye çağırıyor. Avukat Taner'se Türkiye'de "sevgili"nin görüş hakkı bile olmadığını, açık görüşün de memur gözetiminde olduğunu söylüyor. Bazı ülkelerde özel görüş mümkün.
Türkiye'deki yasalar cezaevinde tutulan kişiler ve onları ziyaret eden yakınları arasında cinsel birleşmeyi kapsayacak yakınlıkta bir görüşmeyi yasaklarken dünyada mahkumlara bu hakkın sunulduğu ülkeler var.Medya, önce dört yıldır cezaevinde bulunan Sedat Peker’le beş ay önce evlenen avukat Özge Peker'in hamile olduğunu iddia etti; ikilinin cinsel ilişkiye girecek şekilde görüşebilmesinin yasa dışı olduğunu vurguladı. Özge Peker gazetecilerin karşısına çıkıp iddiaları yalanladı.

"Sevgiliye görüş izni yok"

Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin eş ve sevgilileriyle görüş şartlarını İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Cezaevi Komisyonu'ndan avukat Fazıl Ahmet Taner'e sorduk.Taner, Ceza İnfaz Yasası, Ceza İnfaz Tüzüğü ve Adalet Bakanlığı'nın açık görüşlere ilişkin yönetmeliğine dayanarak şartları sıraladı:

Resmi nikah olmayan birlikteliklerde tarafların birbirini görmesine izin yok.

Yakın görüş, akraba görüşü ve cam bölmenin arkasından gerçekleşen kapalı görüş var. Anne, baba, eş ve çocuklar için ayda bir kez açık görüş var. Bayramlarda ziyaretçilere kardeşler de ekleniyor. Avukat görüşmesi de açık görüş kapsamına giriyor.Bir salonda birden tutuklular bir masa etrafında ziyaretçileriyle buluşuyor. Gardiyan veya infaz memurları da görüşmeye -konuşulanları duyabilecek kadar yakın şekilde- tanık oluyorlar.Avukatların müvekkili olan tutukluyla görüşmesinde de yakın bir fiziksel temas kurması mümkün değil.

"En fazla infaz memurlarının önünde sarılıp öpüşebilirler"

Avukat Taner en fazla tutuklu ve yakınının öpüşüp sarılmasının mümkün olduğunu söyledi. Taner, cinsel birlikteliğin de sağlanabileceği görüşme şartlarının mahkumların hakkı olmasını, eşler, sevgililer arasında nikah ya da aynı soyadı şartı aranmaması gerektiğini savunuyor."Peker olayındaysa zaten insanların hakkı olması gereken bir uygulama yasa dışıymış gibi gösteriliyor. Bu tarz görüşmeyi engellemesi yasa koyucunun ayıbı, yasayı delenin değil. Kişi hamile olsa bile başka bir sorun var. O da cezaevi yönetiminin mahkumlar arasında ayrımcılık yapmasıdır."

"Sadece mahkuma değil eşe de ceza"

Eşi 11 yıl cezaevinde kalan ve şimdi serbest olan Ümit Esin hapsetmenin kendisinin insani olmadığını, bunun ötesinde kısıtlı görüşme şartlarının sadece tutukluyu değil yakınını da cezalandırdığını düşünüyor.Esin'in önerisi var:"Herkesin bu şiddeti delmeye çalışmasından yanayım. Ancak kurallara uymayarak, şartlara itaat etmeyerek talepkar olabiliriz. Eş olsun, sevgili olsun cinsel yakınlığın dahi kurulabileceği özel görüşmeler herkesin hakkı."

Yurtdışında özel görüş hakkı tanınıyor

Vikipedia'da yer alan bilgiye göre eşle birlikte, cinsel ilişkiyi de kapsayacak şekilde uzun saat ya da günlerin geçirildiği ziyaret türü ABD, Danimarka, Küba, Suudi Arabistan, Rusya'daki mahkumlara tanınan bir hak. Hatta Brezilya'da ve ABD'nin kimi eyaletlerinde bu haktan eşcinseller de yararlanıyor. (EZÖ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul 03 December 2008, Wednesday Emine ÖZCAN

Çocuğun Cinsel İstismarının Belirtileri ve Yanlış Bilinenler

Çocuk istismarıyla ilgili bir bülten hazırlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı "İstismar sanıldığı gibi nadiren görülen bir olay değildir" diyor. İstismarın çocuklar üzerindeki etkilerinin de anlatıldığı bültende çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki belirtileri de sıralanıyor.

“Her dört çocuktan biri aile içinde cinsel istismara uğruyor. Bu suça ortak olmayın!” başlıklı bir bülten yayımlayan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı konuyla ilgili yanlış bilgilere dikkat çekiyor.

Konuyla ilgili bilgi ve destek için Alo 183 Sosyal Hizmet Danışma Hattı'nın aranmasını gerekiğini hatırlatan vakfa göre göre aile içi cinsel istismarla ilgili yanlış kanılar şöyle:

Ensest zannedildiği gibi sadece sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerde değil, her kesimde görülebilir.
Çocukların cinsel istismarı hayal gücüyle uydurdukları, sadece şirin ve cazip kız çocuklarının cinsel istismara uğradıkları bütünüyle yanlış bir inançtır.
Cinsel taciz sanıldığı gibi genellikle yaşlı, yabancı, serseri erkekler tarafından, ıssız yerlerde yapılmaz. Çocuğun yakını olan genç, evli, çocuklu erkekler tarafından gündelik kullanım alanlarında gerçekleşir.
Cinsel saldırıya uğrayan çocuklar zannedildiği gibi sadece kız çocukları değildir; hatta erkek çocuklar daha fazla cinsel şiddete maruz kalabilir.
Cinsel istismar kuşkusu durumunda, olayın üzerine gitmek zannedildiği gibi daha fazla travmaya neden olmaz. Çocuğun güvenliği ve ihtiyaçları gözetilerek yapılan bir müdahale hem istismarın sonra ermesini sağlayacak hem de ona bu sorunun inkar edilmemesi, görmezden gelinmemesi gerektiği mesajını verecektir.
Çocuklar üzerindeki etkiler: Ensest, çocuk için çok şaşırtıcı, anlamlandırması ve söze dökmesi çok zor bir deneyimdir. Sevgi, güven, bağlılık beklediği bir yakınından gelen davranışları anlamlandıramayan çocuk, ruhsal ve fiziksel olarak hayatta kalabilmek için birbirinde ayrışmış, kopuk zihin ve beden halleri yaşar, bu deneyimi anılarından çıkarma ve inkar yoluna gidebilir.

İstismarın belirtileri nelerdir?

Mor Çatı bülteninde istismarın çocuklar, ergenler ve yetişkinlerdeki belirtilerine de yer veriliyor.

Çocuklarda:

Okul başarısında ve ilgisinde azalma,
Tedaviye karşın geçmeyen ağrılar, oral, anal ve vajinal enfeksiyon,
Yetişkinlerin cinsel davranışlarını aşırı taklit etme,
Kendini ifade ettiği yollarda cinselliğe ve cinsel organlara vurgu,
Sürekli mastürbasyon, parmak emme, biberondan içme, altını ıslatma, büyük tuvaletini kaçırma, uyku bozuklukları
Ergenlerde:

Devam eden okul problemleri, ders dışı faaliyetlere ilgisizlik, okulu terk etme, sınıfta konuşmaktan korkma,
Nedensiz ağrılar, depresyon, aşırı kilo alma, bedenen rahatsızlık ve tiksinti duyma,
Cinsellikten korkma, erken hamilelik, erken evlenme, cinsel kayıtsızlık, cinsellikten korkma, aşırı cinsel davranışlar,
Aşırı kilo alma, bedenden rahatsızlık ve tiksinti duyma, ergenlik dönemi bedensel değişiklikleri hakkında sıkıntı duyma,
Evden kaçma, madde kullanımı ve bağımlılığı, kendine zarar verme, çalma ve intihar düşünceleri.
Yetişkinlerde:

Tedaviye rağmen bir türlü geçmeyen ağrılar, jinekolojik ve cinsel rahatsızlıklar, uyku bozuklukları, karanlıktan korkma, gece yarısı birisinin eve gireceğinden korkma,
Aşırı cinsel davranışlar, yeme bozuklukları, hamilelik sırasında utanç, ebeveyn olma sorunları,
Kendine zarar verme, düşük özbenlik, sürekli suçluluk ve utanç duyma, depresyon, bütünsel olarak kötü olduğuna inanç, ait olamama, yerleşememe, ötekilere güven duyma konusunda zorluk,
Aşırı sosyalleşme ya da izolasyon, cinsel ve fiziksel saldırılardan kendini koruyamama. (BÇ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

12 November 2008, Wednesday